Ara

Son Eklenenler


01/08/2020

VAKFIMIZ DOSTLARI ONLİNE… Devamı

20/07/2020

VAKFIMIZIN 2019 YILI… Devamı

20/07/2020

VAKFIMIZIN 2020-2023 STRATEJİK… Devamı

19/07/2020

Vakfımız Genel Kurul… Devamı

10/07/2020

Vakfımız Gençleri TRT’de Devamı

Prof. Dr. İlhami GÜLER Konferansı

07/12/2014

KONFERANS

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhami GÜLER 6 Aralık 2014 Cumartesi günü saat 12,30 da Vakıf konferans salonunda “DÜNYEVİLEŞME VE SEKÜLERİZM” konulu bir konferans vermiştir.

Konuşmanın yazılı metnini önemine binaen aynen aşağıda sunuyoruz.

TANRI’NIN ÖLÜMÜ, GÖÇÜ, GERİ ÇEKİLMESİ, TUTULMASI VE UNUTULMASI OLARAK;

MODERN TEKNO-SEKÜLER ÇAĞI

F.Hölderlin, şiirlerinde “İlahi olan her şey hızla geçip gidiyor”(1), “Ey vah! Neslimiz tanrısız karanlıkta yürür; Hadeste(cehennem) imiş gibi yaşar”(2) der. K.Marx, “Katı  olan her şey buharlaşıyor; kutsal olan her şey dünyevileşiyor” (3) demişti. Nietzsche de, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabında maneviyatın/dinin kaybı ve sekülerleşmenin yaygınlaşmasını “Çöl büyüyor; vay haline çöl gizleyenin”(4) ve Şen Bilim adlı kitabında ise Hegel’in daha önce değişik bir tarzda söylediği “Tanrı öldü” sözünü tekrarlamıştır(5) Martin Buber, aynı temayı “Tanrı Tutulması” olarak nitelerken(6); İngiliz şair T.S.Eliot, bu periyodu doğduğu coğrafya olan Batıya(özelde Londra) indirgeyerek, raptederek “Çorak Ülke” olarak niteler(7). Bütün bu nitelemeler, Hegel’in “çağın nesnel ruhu” dediği şeye tekabül eder.

                Biri hariç hepsi de Almanca konuşan veya Alman olan bu düşünürlerin Aydınlanma sürecini ve Endüstri-teknoloji devriminin akabinde oluşan Tanrı ve din ihtiyacının kaybını ifade eden bu felaket tellallığı, sadece Batı toplumları ve Hıristiyanlık için mi geçerli? yoksa, gezegen çapında/cihanşümul bir olgusallığa mı dikkat çekiyor? Daha da önemlisi, bu olayın sebebi ne olaki?

Başlangıçta Avrupa’da Hıristiyanlığın ortaçağlarda yaratmış olduğu katı dogmatizm ve Kilisenin uygulamış olduğu baskı ve şiddete aksülamel olarak ortaya çıkan başkaldırı, zamanla özgür düşünce ve bilimin gelişmesi ile din düşmanlığına ve dini inkâra vardı. Bir benzetme ile ifade edecek olursak, Ortaçağlarda Avrupa’da yoğun yağmurun sele dönüşmesini önlemek için Aydınlanmacılar, bulutlara, iklime, gökyüzüne müdahale ettiler. Sonuç olarak Eliot’un bahsettiği “Çoraklık/kuraklık” veya Nietzsche’nin bahsetmiş olduğu “Çölleşme” başgösterdi. Yani iklim değişikliği meydana geldi. İnsanın kozmostaki ve Dünyadaki yeri, kökeni/aslı, nerden geldiğini ve ölüm sonrası nereye gittiğini, hayatın gayeliliğini(Tanrı, Denenme, Ahiret) izah eden “Din”(ler)in zayıflaması ile (sekülerizm) insanlarda bir yabancılaşma, başı boşluk, fırlamalık, ipini koparma-ipsizlik/sapsızlık,(veya Kur’an’ın deyimi ile “sağlam kulp”suzluk,2/256,31/22) endişe, saldırganlık, tekebbür, kaybolmuşluk, tedirginlik ve anomi ortaya çıkmıştır. Batının son üç yüz yıldır giriştiği teknolojik-ekonomik atılım, dünyanın diğer bölgelerinin kolonize edilmesi, iki dünya savaşı ve Kapitalizm, Komünizm, Faşizm girişimlerinin arkasında bu halet-i ruhiye olduğu izahtan varestedir. Dinlerin egemenlik çağlarında kötülüğün kaynağı Şeytan ve içgüdüler idi; oysa modern çağlarda kötülüğün kaynağı, insanın başıboşluğu, endişesi, kaygısı/tedirginliği, güvensizliği, yersiz-yurtsuzluğu ve korkusudur.

                Bu süreç, ahlaki-metafizik olarak insanın varlığın ve kendisinin manidar (manalı) verilmişliğini unutarak, umursamayarak, diğer bir deyimle: “Bu değirmenin suyu nerden geliyor?” ahlaki sorusunu es geçerek; “üzümü ye bağını sorma” nankörlüğü ile tekebbür ve istiğna ile varlığı kendisi için bir değere dönüştürerek, onu tahakküm altına (el altına) alma çabasıdır. (ganimet-gasp).

Bugün İslam dünyasında en büyük tehlike; nasıl bir dünyada olduğumuz/yaşadığımız, gök kubbemiz, atmosferimiz ve iklimimiz hakkında düşünüyor-soru soruyor olmayışımızdır; çağın ruhu hakkında bir fikrimizin olmayışıdır. Zuhurunun şiddetinden dolayı özünü gizleyen “sekülerizm”in özünü kimse görmüyor; görenler de, o her yerde olduğu için, olması gereken olarak görüyor. Bu coğrafyada din, sekülerliğini korumaya çalışan seküler siyasi iktidarlar (Suriye, Mısır) için hâlâ bir “günah keçisi”; halkının çoğu muhafazakâr olan ülkeler (Suud-i Arabistan, Türkiye, İran, Körfez krallıkları) için iktidar olmanın veya iktidarda kalmanın bir aracı veya kodu-payandası; Irak, Afganistan, Lübnan ve Pakistan gibi farklı mezheplerin olduğu ülkeler için birleştirici bir ruh değil;  tam tersine, iç savaş/şiddet aracı ve aparatı. Filistin ve Kuzey Afrika’daki Radikal İslamcı “İhvan-ı Müslim’in” için ise, bir ahlak-hukuk, maneviyat (iman) olmanın ötesinde, bunlardan daha fazla, büyük ölçüde yoksul ve madun/mağdur kitlelerin ekonomik, politik (dünyevi) hedeflerinin-arzularının dili, ifadesi ve yansımasıdır.

Yüz yıllık seküler baskıdan sonra son otuz yılda geri gelen/canlanan Tanrı veya İslam, bu coğrafyada insanlar için onların tümünü birden –tarihte olduğu gibi- aydınlatan-ısıtan bir güneş, rahatlatan-serinleten bir meltem, ıslatan –arıtan bir yağmur (rahmet), kuşatan bir atmosfer, koruyan bir gök kubbe ve yaşatan bir iklim olmaktan çıkmaya başlamıştır. Çünkü üzerinde meskûn olduğumuz dünya, artık modernite-endüstri devrimi öncesi dünya değildir. Dünyanın çivisi çıkmış ve gezegenin örtüsü-kabuğu kültürel-teknolojik olarak bütünü ile değişmiştir. Çağın ruhu, İslam dünyasını da kuşatmış; İranlı yazar D. Şeyegan’ın tabiri ile bölge insanının bilinci (şuuru) veya ruhu sekülerizm tarafından yaralanmıştır (Yaralı Bilinç).

İslam dünyası, sekülerizmi “El ile gelen kara gün, düğün-bayramdır” fehvasınca yaygınlığına kanarak kabul etmiştir. Coğrafyanın topoğrafik olarak dinden de fakto uzaklaşması veya dini duygusunun zayıflaması bakımından kumaşı hemen hemen aynı olmakla birlikte (8), dinin imgesinin çoğunluk nezdinde hâlâ “temiz” olması, üretim/endüstri-ticaret gibi gerçek ekonomik süreçlerden kazanç sağlayamayan işsiz, veya petrol-doğalgaz geliri olduğu için çalışmak ve üretmek zorunda olmayan  “muhafazakar” bir insan kitlesini bu temiz imgeyi siyasi olarak kolayca iktidar, rant ve çıkar sağlamanın kaynağı haline getirebilmektedir. Düşünce, duygu ve davranıştan oluşan gerçek bir dindarlık yerine, alışkanlık, gelenek, adet ve hafızadan (taklid) oluşan kör ve sağır bir bağnazlık/fanatizm yaşanmaktadır. Gelir getirmede inşaat sektörü birinci sırada ise, din sektörü ikinci sıradadır. Dinlerin egemenlik çağlarında mistik tecrübenin, zühdün ve ahlaki arınmanın merkezi olan Tarikat/Tasavvuf ve Cemaatlerin, bu gün ekonomik anlamda dayanışma üreten iktisadi birer Holdinge dönüşmeleri, sekülerleşmenin bir göstergesidir. Tecil edilmiş ve “daha hayırlı ve daha bâki”(87/17) olan “Ahiret (cennet)” yerine, şimdi ve burada (acil) cennet talebi( örneğin, Caprice Goldhouse, Maldive adası Ebu Eyyub el Ensari house), sekülerleşmenin net göstergesidir: “Hayır! Siz, acil olanı seviyor ve Ahireti bırakıyorsunuz.”(75/20-21).

 Özetle, Sekülerleşen dünyada dinin öteden beri yanan/tüten ocağı sönmüştür; ortada var olan, ocağı sönmüşlerin kendilerini küller ile avutmalarıdır. Hem her tarafın çölleştiği bir ortamda, insanlar ocak yakmak istemezler. Ocağın ateşi (iman), menşe ve mesken olarak insanların kalbinde olsa da, onun yanması için gerekli oksijen (doğa/ayetler) teknoloji sayesinde ortadan (görünür olmaktan) kaybolmuştur. Kapitalizm, teknolojinin yarattığı (sanayi/endüstri devrimi) ekonomik bolluğun (kitle üretim) ürettiği tahakküm arzusu ve hedonizm-haz bağımlılığıdır. Üretilmiş-icad edilmiş ürünlerin tüketimi ve kullanımı (daha doğrusu bağımlılığı), artık yeni bir insan doğası/fıtratı/psikolojisi yaratmıştır. İnsanı çepeçevre kuşatma olarak teknik ortam halindeki modern “şehir- tekno-city”, artık doğanın/tabiatın (inayetin, ibretin, nimetin, rahmetin, ayetin…) içinde/rahminde ve kucağında olmaktan (beldetun tayyibetun,34/15) çıkarak, doğayı kendi içine haz nesnesi (park, bahçe, havuz…) olarak almıştır. Teknoloji sayesinde “tabiat ana”ya bağımlı olmaktan koptuk. Artık, kendi göbeğimizi kendimiz kesmenin “kibri” ve “istiğnası” içindeyiz: M. İkbal’in “Sen kartalı yarattın; ben de uçağı” diyerek, bize verdiği icad/keşif kabiliyetine şükretme yerine; “Tanrı, Merkebi yaratmıştı; Almanlar ise, Mercedes’i" diyerek nankörce ve müstağni olarak övünüyoruz.

Genel olarak insanlık tarihini göz önünde tutarsak, zayıf, cahil ve fakir olmak ile “dindarlık” ve aydınlanma, güçlülük ve zenginlik ile “dinsizlik” arasında doğrusal bir ilişki söz konusudur. Şeytanın başkaldırısında(7/12) ve “Hayır! İnsan, kendini yeterli görünce, azgınlaşır.”(96/6-7) tespitlerinde olduğu gibi, bu gözlem Kur’an tarafından doğrulanır. Aydın, güçlü ve zengin olanlar, ancak “Niçin hiçlik değil de varlık-oluş var?” veya “Bu değirmenin suyu nerden geliyor?” metafizik-ahlaki sorularını sorabilirler ise, ikinci ve farklı bir anlamda “dindar” olabilirler. Bu da oldukça zor bir haldir. “Üzümü ye; bağını sorma” ahlaki nankörlük tutumu, hayvansı-içgüdüsel varlığımıza daha kolay gelir.

Sahici dindarlığın kolaylıkla birlikte zorluğu da bünyesinde taşıması(94/5-6); alışkanlık yerine şuura/kasda dayanması; dünyanın veya nefsin ayartmalarına ve zalimlerin baskılarına karşı direnmek (sabır) için zorunlu olarak zaman zaman meşakkat içerdiği halde; bu gün, “Muhafazakârlık” olarak kodlanan ve asıl tabiatı menfaatini korumak olarak konformizm ve“dinden geçinme (din istismarı)” veya dinini alışkanlık, ritüel, oyun ve eğlenceye (festival) dönüştürmeye Kur’an tâ baştan -Kitap Ehlinin bir karakter özelliği olarak- dikkat çekmiştir: “ İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onların birçoğu, fasıktır.”(57/16)

Son dinin (İslam) doğuşunun üzerinde de uzun zamanın geçmesi, iman ateşinin yandığı kalp ocağının sönmesinin (taşlaşma, katılaşma, paslanma, hastalanma…) bir nedenidir. Diğer bir neden ise, dışardaki/atmosferdeki havanın/oksijenin azalmasıdır. Bu da, Aydınlanma, sanayi devrimi ve teknoloji çağı ile birlikte insanın Tanrının “ayetleri” olan doğadan uzaklaşması ve tamamen kendi elleri ile yaptığı/icad ettiği suni bir kafesin içine hapsolmasıdır. İnsanlar aşırı derecede gürültü, ses, ışık, eşya/kitle üretimi, oyuncak, haz, tüketim, hız ve uyarılma(cinsellik, adranalin) ile meşgul edildiği için, kimsenin durup düşünecek(tedebbür, temmül), ibret alacak ve dindarlaşacak ne zamanı, ne de zemini var.

Bu gün Müslümanlar da, Kitap ehlinin içine düşmüş olduğu “fasıklık” durumuna düşmüşlerdir. Din, Müslümanlar arasında “salih amel” doğurmaktan daha çok, siyasi ve ekonomik anlamda güç ve çıkar elde etmenin veya son yirmi otuz senedir şahit olduğumuz gibi İran, Irak, Lübnan, Mısır, Suriye, Türkiye, Pakistan, Afganistan, Kuzey Afrika …da mezhepsel veya dinsel iç savaşların bir aracı durumunda. Ekonomik olarak “yoksul”, politik olarak zorba yönetimlerin baskısı altında “sıkışmış” kitlelerde din; hıncın, patlamanın, intikamın temel motivasyonuna dönüşüyor; ayette zikredilen ve dinin-imanın özü olan “kalplerin ürpermesinin/saygısının” kaybolması ve dinin “sözde” kalmasıdır;  kalplerin katılaşması, taşlaşması, paslanması ve hastalanmasıdır. Nitekim adı geçen ülkelerde devam eden iç savaşlarda en fazla tekrarlanan slogan, çatışmalardaki tarafların dehşet/şiddet duygusundan kaynaklanan “Allhuekber” ifadesidir. Oysa bu slogan normalde Allah’ın kudretinin, merhametinin tecellileri karşısında duyulan hayranlık, şaşkınlık ve azamet duygusundan kaynaklanmalıdır. Suriye rejimin “varil bombaları” ile iki yıldan beri sivil insan öldürmesine engel olamayan insanlığın ve İslam dünyasının vicdanının(dolaysıyla dininin) kalmadığını rahatça söyleyebiliriz.

Dindarlık, aslında Tanrının ahlaki fiilleri veya sıfatlarının fiili tecellileri ile bireysel olarak günlük hayatta karşılaşma ve bunun gereğini yapma anlamında “iman ve salih amel” ise; bu, genellikle endüstri-teknoloji ve modern kapitalist ekonomi öncesi, herşeyin Tanrıya ait olduğu çağlara ait bir yaşamdı. Bu dönemlerde “teknoloji”, insanın kontrolünde, Tanrının icadıı/mahluku(tekniği) doğa ile iç-içe,  en fazla “mekanik ”idi. Elektriğin icadı ve buna bağlı olarak “otomatik” ve daha sonra “elektronik” ve “dijital” aletlerin icadı ile teknoloji insan kontrolünden çıkmaya başlamış ve Ekonomi ile birleşerek onun ayağını yerden keserek/uçurarak bir koza, kafes ve duvar gibi kuşatmaya başlamıştır. İhtiyaçları teknoloji sayesinde karşılanan insan, Tanrı ile artık karşılaşmamaya, ona ihtiyaç duymamaya başlamıştır. Teknoloji ile insan, Tanrının yaratma sıfatına ortak olmuştur. “Kendini müstağni görerek de azmıştır(96/6-7”) Teknoloji, insanın tekebbürünün/istiğnasının, Nietzsche’nin ifadesi ile “güç İstenci”nin fiili bir yansıması olmuştur. Modern teknoloji öncesinde dinlerin öğrettiği üzere “her şey” Tanrıya aitti; her yerde Tanrının eserleri/ayâtları ve nimetleri ile karşı karşıya idik. Dünya, “fani” de olsa, içindekiler ile beraber bize verilmiş evimizdi. Modernite, bu dünyayı “vahşi” ve sahipsiz bulup “temellük” edilmesi gereken ganimet olarak görürken; modern teknoloji ile insanın ayağı yerden/doğadan kesilerek “insan kendi elleri ile yaptıklarının/icatlarının rehini (Kuran:74/38)” haline geldi. Modern şehir, artık bir makine-örgüttür (Tekno-city). İnsan, icat ettiği, canavarın esiri olmuş ve ruhunu zevk, refah, konfor, hazz karşılığı ona satmıştır. Özgürlüğünü artıracağı düşünülen teknoloji ve ürettiği bol miktardaki oyuncak (tüketim nesnesi) hapishaneye dönüşmüştür. Sahici dindarlığın en belirgin ve temel halet-i ruhiyesi olan sebat, sabır, fedakârlık, adanma, sadakat, uğrundalık ve tutku, yerini arzuların kışkırtılmasına, ilgilerin dağıtılmasına, hazların inceltilmesine, zevklerin çoğaltılmasına, içgüdülerin tümünün tatmininin özgürlük olarak görülmesine, canın istediği her şeyin yapılmasına bırakmıştır (tuğyan).

Modern Teknoloji, Erich Fromm’un ifadesi ve bütün dinlerin temel telosu olan insanın “olma”, veya kıymet bilme, takdir etme, misafirperverlik/buyur etme, minnettarlık, borçluluk, sorumluluk, şükran duyguları yerine; “sahip olma” veya istiğna, istikbar, hegomonya, tasallut, tahakküm, sömürme, ezme, gasp duygularını azdırma ve tahakkuk ettirme imkânı vermiştir. Gecenin karanlığının elektrik ışığı ile aydınlatılması ile insan etkinliği artmış, duygular tamamen değişmiştir. Örneğin sabır ve kanaat duyguları kaybolmuş; acelecilik ve tüketim (haz, hız ve adrenalin) arzusu artmıştır. Arzunun (heva) yoğunlaşması (nefs-i emmare-12/53,) ile insanlığın yüreği/kalbi/vicdanı/gönlü zayıflamış; daha bir akıllı, kurnaz ve zeki olmuştur. En yüksek düşünce formlarımız, varlıktan kalkan(sayı ve tanecik) “mantık” ve “matematik” yani sadece “hesap yapan” bilimsel düşünce olmuş durumda. Öncülleri olmadan, salt varlığı bütüncül olarak idrak etmiş olmaktan, sayıların ve taneciklerin arasında kaybolmayan ve varlığı dinlemekten doğan bütüncül düşünme(dinamik ahlak-dinamik din), zayıflamış durumda. Teknik sayesinde tohumun, yumurta ve spermin içine girilerek Tanrının yarattığı hayatın genleri ile “oynanır” ve değiştirilir hale gelinmiştir. İnsanı “insan” yapan en temel unsurlar olan “duygu ve düşünce”ler ile de “oynama”, hedef haline getirilmiştir: İnsanlığın sonu, ruhsuzluk. Modernitenin form kazanmış hali olarak Kapitalizm, sigara, alkol ve uyuşturucu bağımlılıkları gibi zevk alarak (sürur, huzur, sükun, saadet, itminan, neşe…den ayrı bir şey) intihara gitmektir(nihilizm).

                                                                              II

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünü yorumlayan Heidegger, bu sözün sıradan kinden kaynaklanarak söylenen “Tanrı yoktur” anlamına gelmediğini, kaçık adamın bu cümleyi söyledikten sonra ısrarla: “Onu biz öldürdük; sizlerle ben! Hepimiz onun katiliyiz! “diyerek kaçık adamın bu cinayete kendinin de şaşırdığını söyler. Kaçık adamın: “Yeryüzünü güneşinden koparırken ne yaptık biz?” sorusunu Heidegger şöyle yanıtlar: “Güneşi yeryüzünden koparırken (Tanrıyı öldürürken)insanların yaptığı, Avrupa düşüncesinin son üç yüzyılda yaptığını dile getirir.”(9)“Tanrının öldürülmesi, insanın servetini kendince güvenli kılmasında yerine getirilmiştir. İnsan bu eylemle maddi, bedeni, ruhsal, zihinsel kaynakları kendisi için güvenli kılar… Güvenlik sağlama olarak emin olma, değer koymada temellenir. Değer koyma, “kendinde var olan” ların( aşkın olanların) hepsini devirip öldürmüştür… Çünkü insan, ego cogito (Descartes)’nun ben-lik’inde baş kaldırmıştır. Bu ayaklanmada bütün var olan nesneye dönüşmüştür.”(10)

Heidegger, Nietzsche’nin “Çöl büyüyor” özdeyişini de yorumlar: “ Bu söz, bize çölün genişlediğini söylemek istiyor. Çölleşme, tahrip etmekten daha farklı bir şeydir. Çölleşme, yok etmekten daha korkutucudur. Tahrip, yalnızca şimdiye kadar gelişmiş ve inşa edilmiş olanı ortadan kaldırıyor; fakat çölleşme, gelecekteki gelişmeye meydan vermiyor ve her türlü inşa imkanını engelliyor. Çölleşme, sadece yok etmekten daha korkutucu. Yok etmekte esasen ortadan kaldırmayı ve dahası hiçi ifade ediyor; fakat çölleşme, engel olmayı ve imkansızlığı öngörüyor ve yaygınlaştırıyor. Afrika’nın Sahra Çölü, sadece çöllerin bir türüdür; yeryüzünün çölleşmesi (ise), en yüksek hayat standartlarına erişilmesine ve yine aynı şekilde bütün insanların tek tip bir refah düzeyine ulaşabilmelerini mümkün kılacak bir organizasyona paralel olarak gelişebilir. Çölleşme, her iki durumda da kendisi olabilir ve korkutucu bir tarzda kendini gizlemek suretiyle her yerde dolaşabilir. Çölleşme, basit bir kumlaşma değildir; Mnemosyne (Hafızanın Tanrıçası, Hadeste (ahiret) akan bir nehir)’nin en yüksek düzeyde sürgün edilmesidir.”(11)

 Martin Buber, son üç yüz yılda Batıda gerçekleşen sekülerleşmeyi “Tanrı tutulması” olarak nitelemişti. O, bu sözünü şöyle izah ediyor: “Aslında tutulma, bu dünyaya ait tarihsel zamanın bir özelliğidir. Bununla birlikte tutulma, insan ruhunda meydana gelen değişmeleri örnek getirerek yeterli düzeyde açıklanabilecek bir süreç değildir. Bir Güneş tutulması, güneşte değil; Güneş ile bizim gözlerimiz arasında gerçekleşen bir şeydir….Felsefe, bu gün bizim Tanrının veya tanrıların yeniden zuhurunu, yüce imgelerin yeniden oluşumunu mümkün kılabilecek ruhsal yönelimden yoksun olduğumuzu kabul eder.”(12)

Heidegger, modern teknolojiyi bu yeni sürecin metafizik özünün mücessem hale gelmesi olarak yorumlar. Tekniğin özü, teknik bir şey değil; metafizik bir şeydir ve insanı çepeçevre kuşatmıştır. “Çerçeveleme/kuşatma (Gestell), düzenleme tarzı içerisinde reel-olanın gizini el-altında-duran olarak açmak için insana saldıran, yani insana meydan okuyan bu saldırının bir araya toplayıcısı anlamına gelir.  Tekniğin özü çerçevelemede yatar. Çerçeveleme, modern tekniğin özünde hüküm süren ve bizzat teknik bir şey olmayan gizini açmanın tarzı anlamına gelir”(13) “İnsana yönelik tehdit, ilk elde tekniğin potansiyel olarak öldürücü makinelerinden ve aygıtlarından gelmez; esas tehdit, insanı zaten kendi özü içerisinde etkisi altına almıştır. Çerçevelemenin hükümranlığı (kafes, koza, rehin alma), insanı daha kökensel bir gizini açmaya girmenin ve böylece daha ilksel bir doğruluğun çağrısını deneyimle menin (otantik hakikatin. İG) insana men edilmesi imkânıyla tehdit eder.”(14)Heideggere göre, teknoloji çağı itibari ile metafizik silinmiş ve bir doktrin olarak ortadan kaybolmuştur; imkansız hale gelmiştir. Metafiziğin egemen olduğu bir çağdan teknolojinin egemen olduğu bir çağa geçilmiştir. Nietzsche’nin “istemeyi isteme” dediği aşama, sırf mümkün diye bir şeyin teknolojik olarak üretilmesini ifade eder.(15)

J.Ellul, Teknoloji Toplumu adlı kitabında modern teknolojiyi şöyle tanımlıyor: “ Dış icaplar artık teknolojiyi belirlemiyor; iç icaplar belirliyor.Teknik, kendi kendine yeterli, özel yasaları ve saptamaları ile kendi başına bir gerçekliktir…Teknik, kendi dışında hiçbir yargıyı hoş görmez, hiçbir sınırlama kabul etmez.Teknik konular söz konusu olduğunda ahlakın söyleyecek sözü yoktur… Tekniğin uzun süre tarafsız/nötr olduğu söylenmiştir; bu gün artık bu geçerli değildir. Tekniğin gücü ve özerkliği öylesine kesinleşmiştir ki, artık o, neyin ahlaki olduğunun yargıcı, hatta yeni bir ahlakın yaratıcısı haline gelmiştir… Teknik, gerçek anlamda özerktir; ancak, özerkliğini fiziksel veya biyolojik yasalarla ileri sürmez; onları çalıştırmaya ve onlara egemen olmaya çalışır… Teknik, nezaman “doğal” bir engel ile karşılaşsa canlı organizmayı ya bir makine ile değiştirerek, ya da o organizmayı “organik” reaksiyon vermeyecek şekilde değiştirerek o engeli aşmaktadır… Teknik, insanı teknik bir hayvana, tekniğin kölelerinin “kralı”na indirgemektedir. İnsan kaprisi bu gereklilik karşısında ufalanmaktadır; teknik özerklik karşısında insan özerkliğinden söz edilemez…”(16) Modern insan, evinde olsun, metroda olsun, çarşıda olsun, AVM lerde olsun, yolculukta olsun kendi elleri ile yaptıkları, icatları içinde (teknoloji) olduğu için, Tanrıyı hatırlaması (zikr) için bir ortam yoktur; O’nu unutması için her şey hazırdır. Bilim/bilgi, teknoloji, demokrasi/özgürlük ve zenginlik (ekonomi), Tanrıyı ve ahireti unutturmuş ve umursamazlık yaratmıştır.

Liyotard’a göre, teknolojik her şeyi kullanıma “hazır” hale getirme güdüsü, Batılı insanın kendisini Tanrıya dönüştürme girişiminin bir sonucudur(17). Benzer şekilde Scheler de teknolojinin amacının, önceden mevcut amaçlar için “faydalı” makinalar üretmek değil; insanın, doğaya egemen olma güdüsünü tatmin edecek mümkün her tür makinayı inşa etmek olduğunu öne sürer. Ona göre bu güdü, faydacı terimlerle anlaşılamaz; aksine, son tahlilde bu güdü amaçsızdır (18) Heidegger de modern homo ekonomicıs’un kârı maksimize etmek için her şeyi (teknoloji ile) kontrol etme tutkusunu, tanrıların göçüp gittiği bir dünyada (bundan dolayı doğan) endişeyi/kaygıyı ortadan kaldıracak umutsuz bir girişim olarak görür(19)

Eliot, “Gök Gürültüsünün Dediği” başlıklı şiirinde “Çorak Ülke”yi veya Nietzsche’nin “Çöl Büyüyor” dediği şeyle kastettiğini kendi metaforları ile şöyle niteliyor:

“Burası susuz, çıplak, kayalık

Kaya ve susuzluk ve kumlu yol

Yol döne döne çıkıyor dağlar arasından

Dağlar kayalık, yok nasipleri sudan

Olsaydı su, mutlaka dururduk, içerdik

Kayalar arasında insan duramaz da, düşünemez de

Ter kuru, ayaklar kumun içinde

Ah su olsaydı şu kayalıkta

Ölü dağın çürük dişli ağzı, ki tüküremez

Burada insan dikilemez, yatamaz, oturamaz

Sessizlik bile yok bu dağlarda

Ama huysuz, kızıl suratlar var, alay eden, hırlayan

Çatlak balçık duvarlı evlerin kapılarından”(20)

……

                                                               III

Mevzuya Kur’an açısından bakacak olursak, zaman ve yukardaki düşünürlerin vurguladıkları tarihsel periyottan bağımsız olarak, Antropolojik veya Psikolojik olarak  insanım temel eğilimi ve çoğunlukla tercih ettiği  “Dünya hayatı”, eğer Allah ve Ahiret hesaba katılmadan/ bunlara inanılmadan yaşandığı takdirde, metafizik ve etik(dini-teolojik) bir değerlendirme ile “çoklukla öğünerek oyalanma”(102/1) veya “ bir oyun, eğlence,süs, öğünme, çok çocuk ve mal edinme yarışından ibarettir: “Kadınlara, oğullara, stoklanmış altın ve gümüşe, yağız atlara, sağmal hayvanlara, verimli ekinlere….karşı şiddetli şehvet beslemek insanlara hoşlandırıldı.”(3/14).  Bunu bir metaforla anlatmak gerekirse şöyle: Bir yağmurun sebep olduğu verimli ürün, çiftçilerin hoşuna gider; sonra bu ürün kurumaya yüz tutar ve sonunda da sararır; en sonun da da çer-çöp, saman olur biter… Dünya hayatı bir aldanış aracından başka bir şey değildir.” (57/20)

Bu dünya hayatına dalan ve bu hayatla ayartılıp bundan memnun olan insanlar, Allah’ı(9/67) ve Ahireti(7/51) unuturlar. “Şeytan onları hakimiyeti altına alarak kendilerine Allah’ı anmayı unutturmuştur. Onlar, şeytanın taraftarlarıdırlar.”(58/19) “Bunlar, Allah’ı unuttukları için, Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kişilerdir” (59/19) “Onların yaptıkları, ıssız bir çöldeki serap gibidir; susamış kişi onu su sanır; yanına vardığında da hiçbir şey bulamaz… Diğer bir benzetme ile onların hali, derin bir denizdeki karanlıklar gibidir: fırtınalı büyük dalgalar, yukarda kara bulutlar, karanlık üstüne karanlık. İnsan karanlıkta neredeyse elini göremez… işte böyle, kime Allah bir nur (hidayet, ışık) vermezse, onun bir ışığı yoktur.”(24/39-40) “Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik; o halkalar, çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkıktır. Biz onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler. Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; inanmazlar.”(36/8-10) Çünkü onların kalp(gönül/vicdan) gözleri kördür(22/46), hastadır(2/10), paslanmıştır(83/14), katılaşmış hattata taşlaşmıştır(2/74). Oysa dinin amacı, 1- dünyayı-hayatı insan için anlamlı hale getirmek(Tevhit- Ahiret); 2- bu hayattaki acıları, zararları(zulmü) –kabul etmek ile birlikte- azaltmaya çalışmaktır(adalet ve merhamet). Bir “ anestezi” olan mistik hareketlerin acıyı yok sayma veya inkar etme teşebbüslerine rağmen.

Sonuç olarak, “Allah’ın rahmetinden umut kesilmez.”(39/53) Ancak, insanlığın da Allah’ın rahmetini celp edecek bir çabanın/talebin peşinde olması gerekir. Soru sorma ve hayrete yönelerek “Nerden geliyorsun?(86/5)”, “Nereye gidiyorsun?(81/26)” ve “Burada/Dünyada ne arıyorsun/ne işin var?(75/36)” sorularının cevabını düşünmesi gerekir. Tanrı, kendini yardıma çağıranlara cevap vermeye her an hazırdır(40/60). Beleş (bi-la şey’=karşılıksız), bedava ( bîda’va=davasız) kurtuluş yoktur. İnsanlık, Allah’a iltifat etmediği müddetçe, dünyamız çölleşmeye(sekülerleşme) devam edecek ve belki de insanlık kendi Kıyametini (adalet ve ekolojik dengenin bozulması) hazırlayacaktır. Tanrı, ayetleri ile “ibret alacaklara” yeterince kendini gösterdiği için, insanlık nankörlük (Kafirlik) ettiği takdirde, kendini gözümüze sokmayacak ve tersine yukardaki sözlü ayetlerde ifade edildiği gibi, kıskançlıkla geri çekecektir. Çünkü Kur’an’agöre “Herkes, kendi yaptıklarının rehinidir”(74/38) ve “insanların başına gelen musibetler, kendi ellerinin yaptıklarının sonucudur.”(4/62)

 

DİPNOTLAR

1-Prudhomme, jeffOwen. “Mutlak Tanrının Geçip Gitmesi”. Heidegger ve Teoloji. Çev: A.Demirhan. İst.2002 içinde.s.169.

2-Buber, Martin. Tanrı Tutulması. Çev: A.Tüzer. Ank.2013. s 38

3.Berman, Marşhall. Modernliık -Dün, Bugün, Yarın- Katı olan Herşey Buharlaşıyor. İst. 1994

4-Nietzsche,F. Böyle Buyurdu Zerdüşt. Çev: T. Oflazoğlu. İst.1997. 358

5. Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü. Çev: L.Özşar. Bursa. 2oo1

6. Buber, Martin. Tanrı Tutulması. Çev: A.Tüzer. Ank. 2000.

7-Eliot,T.S. Çorak Ülke. Çev: Y.Günenç.İst. 2000. Adem Yıldırım,” Westland’ın Bunalımı Ya da Bunalımdaki Westland”. Özne(16. Kitap) 2012. İçinde. s 89 vd.

8-Haenni, Patrick. Piyasa İslamı –İslam Suretinde Neoliberalizm-. Çev: L. Ünsldı. Ank. 2011. Yazar bu çalışmasında Malezya Mısır ve Türkiye örneklemlerinde dini kurum, söylem ve oluşumların son otuz yılda nasıl Amerikan vari bir Kapitalist-Prağmatikmuhafazakâlığaevrildiklerini incelemektedir.

9-Heidegger. Martin. Nietzsche!nin “Tanrı Öldü” Sözü. 55-56

10-Heidegger. A.g.e. 56, 57.

11-Heidegger, Düşünme Ne Dektir? Çev: R. Şentürk. İst. 2009. s 19.

12-Buber, Tanrı Tutulması.40

13-Heidegger,Tekniğe Yönelik Soru. Çev: Doğan Özlem.İst.1997. 76,84.

14- Heidegger, Tekniğe Yönelik Soru,88.

15-Direk, Zeynep.”Derrida’nın Düşüncesinin Fenomenolojik Sınırları” Çağdaş Fransız Düşüncesi. Der: Z.Direk,R.Güremen. İst.2013. s154.

16- Ellul,J. Teknoloji Toplumu. Çev: M.Ceylan. İst.2003. s 144, 145,146.

17- Zimmerman, Michael E. Heidegger: Moderniteyle Hesaplaşma(Teknoloji, Politika, Sanat).Cev: H. Aslan. İst.2011. 236.

18- Zimmerman, a.g. e.72

19-Zimmerman, a.g.e. 64.

20-Eliot, Çorak Ülke. 40

Whatsapp

Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı

© Copyright 2020

İletişim Bilgilerimiz